tanrı olsaydı ateistleri daha çok mu severdi acaba?

Biliyor muydunuz Tanrı ateistleri tercih ediyor.

tanrı: evet öyle

ateistler tanrıyı rahatsız etmek yerine kendi sorunlarını kendileri çözer.

dindar: allahım nolur fazla kilolarımı yok et.

ateist: lanet olsun kilo vermek istiyorsam biraz egzersiz yapsam iyi olur.

tanrı: benden sana bi yıldızlı pekiyi :)

ateistler ruhani faktörler olmadan ahlaklıdır.

dindar: çalmıyorum çünkü cehenneme gider ve sonsuza dek yanarım.

ateist: çalmıyorum çünkü bu boktan bir hareket.

tanrı: az önce kalbimi çaldın!

ve ateistler asla tanrının adını savaş çıkarmak için kullanmaz.

müslüman: tanrı bu toprakları bana vaadetti.

yahudi: hayır, bana vaadetti.

ateist: aslına bakarsanız bu topraklar bildiğin çöl. sanırım ben gidip florida’da yaşayacağım.

tanrı: boca raton’daki randevumu kullanabilirsin!

Zındık’ın gözünden İstanbul GayPride 2009 (Eşcinsel Onur Yürüyüşü)

Muhabiriniz zındık her yıl olduğu gibi bu yıl da taksim’deki onur yürüyüşündeydi. 28 haziran pazar günü gerçekleşen yürüyüşün yazısının neden bu kadar geç geldiğini artık herhalde sormazsınız. (zındık tembel. zındık üşengeç.)

DSC00042Onur yürüyüşünün duyurusunda “renkli giyinin, gökkuşağına boyanın, kostumlü olsun, karnaval gibi olsun” imasını görünce binbir hevesle dolabını açtı zındık. Ne var ki dolabında doğru düzgün renkli giysisi yoktu. Varsa yoksa siyah, lacivert, gri bilmemne. kalbi kırıldı  ama yılmadı. Beyaz giydi o da. Hem geçen sene Barışarock’tan aldığı gökkuşağı bileklik ne güne duruyordu? İyi ki maymunsoyu’nun aklına uyup onu da siyah almamıştı. Maymunsoyu demişken, kendisi kuzeninin düğününe gitmeyi tercih ettiği için bu seneki yürüyüşte yoktu.

Eviyle taksim arasındaki yürüme mesafesini yanlış hesapladığı için toplanma saatinden bir 15 dakika kadar geç vardı tramvay durağının oraya. İnsanlar toplanmıştı, upuzun gökkuşağı bayrağı açılmıştı. Ama galiba biraz daha insanın toplanması gerekiyordu yürüyüşe başlamak için. Gökkuşağının kenarında giderek artan kalabalıkla bekleşirken mağrur ve ürkekti zındık. Zira ne kadar boynunu uzatıp uzaklara bakmaya çalışsa da tanıdık kimse göremiyordu.

Derken yürüyüşün temasıyla ilgili gözlemlediği ilk şey sinirlerini birazcık kaldırdı. Çünkü birkaç metre ötesinde, muhtemelen fazla çalıştırmadığı kafasına güneş geçmiş bir kızcağız LGBTT’den olduğunu sanılan bir fotoğrafçıyla tartışıyordu. “Hayır yani sonuçta burası müslüman bir ülke.”, “Özgürlük istiyorlarsa Hollanda’ya gitsinler.”, “Şimdi burda bir rezalet çıksa olacak şey mi yane?” gibi cümleler kulağına ilk gelenlerdi. Özellikle son cümleye taktı kafasını. Kız sanki yürüyüşe katılanlar birden delirip sevişmeye başlayacaklarmış gibi konuşuyordu. Yanına gidip “Bacım hele bi su iç, sen eşcinselleri ne zannediyorsun ki?” demek istedi ama cesaret edemedi. Dedik ya yalnız olmanın getirdiği mağrur bir ürkeklik vardı üzerinde. Zaten çirkef kız da biraz daha çemkirip gitti.

480-360pTabii bu arada sloganlar da başlamıştı. 8 Mart’tan aşina olduğu “Gelsin baba, gelsin koca, gelsin devlet, gelsin cop; inadına isyan, inadına isyan, inadına özgürlük!” gibi, “Öldürmiycez, ölmiycez, kimsenin askeri olmıycaz.” gibi hemen her yürüyüşte bir şekilde anılan sloganların yanı sıra “Susma haykır, eşcinseller vardır!”, “Teşhirci değil travestiyiz.”, “Baskı şiddet ahlaksa biz ahlaksızız.” gibi onlarca slogan dillerden düşmedi. Bir ara “Aç aç aç, barikatı aç” diye slogan atılınca zındık’ın kafası karıştı. Daha doğrusu slogancıların kafasının karıştığını düşündü. “1 Mayıs mı ki ehe ehe” diye eğlendi bile kendi çapında. Neden sonra fark etti ki polis istiklal’in girişini tıkamış resmen “Geçemezsin!” diyor. “Neden yahu?” diyorlar, “Yok” diyor. “Geçemezsin.” Önceden izni alınmış, nerede toplanılacak, nereye kadar yürünecek, nerede durup sağa sola ayar verilecek hepsi başından belli. Ama yok. “Geçemezsin.”

480-360dYaklaşık bir saat bu şekilde oyalandıktan sonra polisle bir anlaşmaya varıldı: “Eyvallah, yürüyün ama o dövizler insin bi önce. Bir de slogan atmayın dümdüz yürüyün gidin.” (döviz: mitinglerde, yürüyüşlerde insanların ellerinde tuttukları, üzerinde anarşik şeyler yazan kartonlar, lolipoplar)  Aktivistlerden biri de bu pazarlığın duyurusunu “Polisler de bizleri korumak için burada olduklarının farkındalar.” cümlesini barındırarak yapınca zındık bunun bir çeşit kinaye olduğunu düşündü, umdu, buna inandı.

Bir süre için sloganlar susar gibi oldu, üzerinde “genel ahlaksız”, “buradayız, alışın” gibi şeyler yazan dövizler indi. Ama elbette böyle bir dünya mümkün değildi. Barikat aşılır aşılmaz küme küme sesler yükseldi: “Çürük değil, eşcinsel!”, “Herkes bebek doğar.” Ve en güzellerinden ““Hür doğdum hür yaşarım / Kime ne? Kime ne? / Köle miyim sana ben? / Sana ne? Sana ne?” Dövizler de zaman zaman uyarı gelmesine rağmen hep havadaydı: “Genel Ahlaksız.” dövizi kendini en 480-360gçok ona yakın hissettiğinden olsa gerek zındık’ın favorisiydi. “Çocuğumun derneğine dokunma”, “Kardeşinim, yanındayım.” yazılı kartonların bol bol fotoğrafını çekti. “Anne ben biseksüelim” yazan kartona gülümseyerek baktı. Sonra alık alık kartonlara bakmayı bırakıp enteresan kostümlere yöneltti ilgisini. Sinsi gibi arkalarından yanaşıp fotoğraflarını çekti. Ama tepki görmekten çekindiği için fazla yanaşamadı. –ne tepkisi görecekse, gözünü kaşına kadar mora boyayıp giysi diye gökkuşağı renginde tüllere dolanırken sana mı sordu eleman?- İnsanların sırf gökkuşağına benziyor diye yanlarında taşıdıkları abidik nesneleri gördü. Şu toz almak için kullanılan renkli fırçalar, rüzgar gülleri, yapma çiçeklerden taçlar… Bir ara başka bir yürüyüşten edindiği pembe düdüğü çıkardı, onu öttürdü tükürüklü tükürüklü.

DSC00049Bu arada “Annenim, yanındayım.” dövizi taşıyan bazı kuralsever anneler “indirin bakim o dövizleri. polis amcalar kızıyor.” diyip işaret parmaklarını yaramaz aktivistlere doğru salladılar. Annelerin bu tutumuna isyan eden gençler de onları bir daha böyle yürüyüşlere almamakla tehdit ettiler. Zaten bir süre sonra dövizlere de sloganlara da kimse itiraz etmedi.

Ara ara, yoldan geçmekte olan sade vatandaşın şaşkınlıkla büyümüş gözleriyle kesişse de en başta gördüğü aşırı heteroseksüel kızınki gibi bir tepkiye tanık olmadı hiç. Alkışlayanları, gülerek izleyenleri falan gördü daha çok. Onlara el sallamak istedi ama sallamadı. Sağda solda kameraları, fotoğraf makinelerini görünce “Akşam showhaber’de annemler beni görür mü acaba? Görürlerse ne derler acaba?” diye merak etti. “Görseler de tanımazlar zaten.” Dedi sonra.

Böyle böyle, kah gülerek, kah oynayarak galatasaray meydanına kadar geldiler. Basın açıklamasını duyamadı, çünkü eşcinseller çok gürültü yapıyorlardı. Sonra Hande konuştu. (Hande kim mi? Hande Yener canım kim olacak?) “Biz sizleri çok seviyoruz.” falan dedi. “Biz de seni sevebilirdik Hande, bu kadar yapmacık olmasaydın.” derdi eğer Hande’nin gerçekten Hande Yener olduğunu zamanında fark etseydi.3668886617_b8a43fcc2f

Hande tarafından topluca öpüldükten sonra yürüyüş bitti. Hayat eski monotonluğuna geri döndü. Az önce bir saatte yürüdüğü istiklal caddesini 10 dakikada geçip maçka parkındaki balkan fest’e gitti. Biraz da orda güldü eğlendi. Başka günlerde de bol bol gökkuşağı görmeyi umdu. Bundan sonra alacağı kıyafetlerin daha renkli olmasına karar verdi. Eve gelince atari oynadı. Mutlu mutlu yatıp uyudu.

Bir onur yürüyüşüne zındık’ın penceresinden baktınız. Seneye aynı gün ve aynı saatte başka onurlu yürüyüşlerde görüşmek dileğiyle. Esen kalın.

Not:  ilki hariç hiçbir fotoğraf bana ait değildir. sonuncusunu Barış Uygur’un yazısından geri kalanını da Bianet’teki haberden aldım. işte linkler:

http://bianet.org/galeri/17-lgbtt-onur-yuruyusune-yaklasik-3-bin-kisi-katildi?page=1

http://www.uykusuzdergi.com/blog/bar%C4%B1%C5%9F-uygur/y%C3%BCr%C3%BCyelim-arkada%C5%9Flar

Harry Potter Kafirmiş!

Harry Potter karakterini canlandıran 19 yaşındaki Daniel Radcliffe Esquire dergisinin Ağustos sayısı için verdiği röportajda dini inançlarının olmadığını açıklayarak yeni çıkacak Harry Potter filminin Amerika’daki gişe başarısını riske attı.

Zaten büyücülük konusunu işleyerek satanist ve kafirce mesajlar verdiği gerekçesiyle Harry Potter serisine şiddetle karşı çıkan dindar kesimi kızdıracak açıklamalar yapan Radcliffe röportajında “Ben ateisttim ama bu konuda rahatım. Ateizm konusunda söylevler vermiyorum, fakat Richard Dawkins gibi bunu yapan insanlara karşı da çok büyük saygı duyuyorum. Onun televizyonda yapacağı her programı izlerim.” diyor ve ardından ekliyor ” Haydi bakalım bu demecin ardından Amerika’nın yarısı yeni Harry Potter filmini izlemeyecek şimdi.”

Fakat Daniel Radcliffe’in Dawkins’e yönelik hisleri karşılıklı olmayabilir çünkü Richard Dawkins Harry Poter gibi büyücülük konularını işleyen filmlerin anti-bilimsel olduğunu ve bunların çocuklar üzerinde olumsuz bir etkisi olup olmadığının araştırılması gerektiğini söylemişti.

Daniel Radcliffe’in açıklaması

Dawkins’in açıklaması

Dawkins ateist çocuklar için yaz kampı açtı

Kör Saatçi ve Tanrı Yanılgısı kitaplarının yazarı Profesör Richard Dawkins İngiltere/ Somerset’te 27-31 Haziran tarihlerinde 5 gün sürecek yaz kampının açılmasına önayak oldu. Hristiyan yaz kamplarına bir alternatif olarak ortaya çıkan ateist yaz kampına katılan 24 çocuğa 5 gün boyunca rasyonel şüphecilik, ahlak felsefesi ve evrimsel biyoloji dersleri verilecek.

Yaşları 8 ila 17 arasında değişen 24 katılımcı bu derslerin yanı sıra dağ yürüyüşü, kano, yüzme gibi normal kamp faaliyetlerine de katılacak ve bu faaliyetler sırasında John Lennon’ın Imagine şarkısını söyleyecekmiş.

Profesör Dawkins bu projenin çocukları kendi kendilerine şüpheci ve rasyonel bir şekilde düşünmeleri için cesaretlendirmek amacıyla tasarlandığını açıklamış.

İki çocuğunu kampa gönderen İletişim Teknolojileri uzmanı Chrispian Jago “Çocuklarımı ne düşüneceklerini öğreterek değil, düşünmeyi öğreterek donatmak istiyorum.” demiş.

Çocukların eleştirel düşünme yeteneği Görünmez Tek Boynuzlu At Testi ile sınanacakmış. Kamp görevlileri çocuklara çadırlarının bulunduğu bölgede iki tek boynuzlu atın yaşadığını söyleyecek, varlığına dair hiçbir fiziksel kanıt olmayan bu atların günlük eylemleri ile ilgili şeyler anlatacak ve çocuklardan bu atların var olmadığını kanıtlamalarını isteyeceklermiş. Başarılı olan çocuklara da Richard Dawkins tarafından imzalanmış 10 pound verilecekmiş. Neden 10 pound? Çünkü 10 pound’un üstünde Charles Darwin ve Galapagos adalarının resmi var.

Douglas Adams American Atheists röportajı

American Atheists, Amerika’da ateistlerin vatandaşlık haklarını korumak amacıyla kurulmuş örgüttür. Aşağıda İngiliz mizah ve bilim-kurgu yazarı Douglas Adams’la aylık dergilerinde yaptıkları röportaj var. Röportajın orjinali resmi sitelerinden okunabilir.

AMERICAN ATHEISTS: Bay Adams, “radikal ateist” olarak tanımlandınız. Bu doğru mu?

DOUGLAS ADAMS: Evet. Sanırım radikal terimini geniş anlamda, sadece vurgulamak için kullanıyorum. Kendinizi “Ateist” olarak tanımladığınızda bazı insanlar çıkıp “’Agnostik’ demek istiyorsun herhalde?” diyeceklerdir. Buna geçekten Ateist demek istediğim şeklinde cevap vermem gerekiyor. Bir tanrı olduğuna gerçekten de inanmıyorum- aslına bakarsanız bir tanrı olmadığı kanısındayım (arada ufak bir fark var). Bir tanrı olduğuna dair zerre kadar kanıt görmüyorum. Gerçekten bunu kastettiğimi, bunun üzerinde epey düşünmüş olduğumu ve bunun ciddi olarak sahip olduğum bir fikir olduğunu vurgulamak açısından radikal ateistim demek kolaylık sağlıyor. Pek çok insanın bir görüşün böyle güçlü bir şekilde ifade edilmesi karşısında şok olması çok komik. Görünüşe göre biz İngiltere’de yüzeysel ne idüğü belirsiz bir Anglikanizmden, yüzeysel, ne idüğü belirsiz bir Agnostisizme kaydık – bence bunların ikisi de bir şey üstünde çok fazla düşünmek zorunda kalmama isteğinden dolayı seçiliyor.

Bir de sonra insanlar “Ama ne olur ne olmaz diye Agnostik kalmak kesinlikle daha iyidir.” derler. Bu, bana göre, öylesine bir aptallık ve kafa karışıklığı seviyesini gösterir ki genellikle içine çekilmektense bu konuşmadan uzaklaşırım. (Yanıldığım ve gerçekten bir tanrı olduğu ortaya çıkarsa ve hatta bu kuralcı, dua edelim de var olsuncu, Clinton-vari nüans buluculuk onun takdirini kazanıyorsa, zaten yine de ona tapmamayı tercih ederim.)

Başka insanlar nasıl olup da bildiğimi iddia ettiğimi soracaklardır. Bir-tanrı-olmadığına-dair-inanç, bir-tanrı-olduğuna-dair-inanç kadar mantıksız, kibirli vs. değil midir? Buna pek çok nedenden ötürü hayır cevabını veririm. Öncelikle bir-tanrı-olmadığına-inanıyor değilim. Bunun inançla ne alakası var anlamıyorum. Yere bir şey dökenin kendisi olmadığını söylediğinde 4 yaşındaki kızıma inanabilir ya da inanmayabilirim. Adalete ve sportmenliğe inanırım (bunları bütün başarı şanslarının aksine çabalayarak nasıl sağladığımızı bilmesem de) . Ayrıca İngiltere’nin Avrupa Ekonomik ve Parasal Birliğine girmesi gerektiğine de inanırım. Bu konuyu donanımlı biriyle enine boyuna tartışacak kadar iktisadi açıdan donanımlı olmasam da, bildiğim az bir şeyin, biraz içgüdüyle desteklenmesi beni doğru seçeneğin bu olduğu sonucuna götürüyor. Rahatlıkla yanılıyor olabilirim, ve bunu biliyorum. Bunlar bana inanma sözcüğünün meşru kullanımları olarak görünüyor. Akıldışı anlayışların haklı sorulardan korunması için kalkan işlevi görmesi konusuna gelince bence bu sözcük epey kabahatli. Yani, bir-tanrı-olmadığına-inandığım falan yok. Ben, bir tanrı olmadığı kanısındayım, bu tamamen farklı bir olaydır ve beni ikinci nedenime götürüyor.

Ben son zamanların moda var sayımı olan her görüşün kendisine denk ya da karşıt olan diğer görüşler kadar saygıya değer olduğu düşüncesini kabul etmiyorum. Benim görüşüm ayın kayalardan oluştuğudur. Eğer biri bana “Gidip görmedin, öyle değil mi? Kendi gözünle görmediğine göre benim ayın Norveç peynirinden oluştuğuna dair görüşüm de aynı derecede geçerlidir.” derse tartışma zahmetine bile girmem. İddiayı kanıtlama yükümlülüğü diye bir şey vardır ve tanrı konusunda, tıpkı ayın yapısı konusunda olduğu gibi bu ciddi bir kayma gösterdi. Tanrı eskiden sahip olduğumuz en iyi açıklamaydı, ve şimdi çok daha iyilerine sahibiz. Tanrı artık hiçbir şeyin açıklaması olmadığı gibi kendisi büyük miktarda açıklanmaya ihtiyaç duyan bir şey haline geldi. Bu yüzden tanrının olmadığı kanısına varmış olmanın tanrının varlığına inanmak kadar mantıksız ve kibirli bir bakış açısı olduğunu düşünmüyorum. Bu konuda hiç de denklik olduğunu düşünmüyorum.

AMERICAN ATHEIST: Ne zamandan beri inançsızsınız ve sizi bu farkındalığa ne getirdi?

DNA: Klasik hikayedir. Ergenlik dönemimde dinine bağlı bir Hristiyandım. Ailemden geliyordu. Hatta okul kilisesinde bile çalışmışlığım vardır. Sonra bir gün 18 yaşlarımda, yolda yürüken bir sokak vaiziyle karşılaştım ve saygı gereği durup dinledim. Dinledikçe tamamen saçmalamakta olduğunun ve bu konu üzerinde biraz kafa yormam gerektiğinin ayırdına vardım.

Konuyu biraz yüzeysel anlattım. Saçmalamakta olduğunu fark ettim derken kastettiğim şu. Tarih, fizik, latince, matematik öğrenerek geçirdiğim yıllarda tartışma standartları, kanıtlama standartları, mantık standartları diye bir şeyler olduğunu (zor yoldan) öğrenmiştim. Aslına bakarsanız tam da farklı mantık hatası çeşitlerini birbirinden ayırmayı öğreniyorduk ki birden bu standartların dini konular için geçerli olmadığını fark ettim. Din derslerinde bizden, mısır kanunlarının neden kaldırıldığını desteklemek için bile söylense saçma ve çocukça bulunup gülünecek ve -mantık ve kanıtlama açısından- düpedüz yanlış olan argümanları saygıyla dinlememiz isteniyordu. Neden böyleydi?

Tarihte olaylara neden ve sonuçlarına dair anlayış bir yorum meselesi olsa da, ve yorum pek çok açıdan bir düşünce meselesi olsa da bu düşünceler ve yorumlar iddia ve karşı iddiaların çapraz ateşi altında bilenirler, hala ayakta kalabilmiş olanlar yeni nesil tarihçilerin getireceği yeni gerçek ve mantık sınamalarına tabi olur – ve bu böyle gider. Tüm fikirler eşit değildir. Bazıları diğerlerinden daha sağlam, daha karmaşık ve mantık ve tartışma açısından daha desteklidirler.

Ben fiziğin dine uygulanamayacağı görüşünden çoktan haberdar ve (korkarım) onu kabul etmeye yakın idim, çünkü ikisi farklı “gerçekliklerle” ilgiliydi. (şimdi bunun bir zırva olduğunu düşünüyorum, ama devam edelim…) Beni sarsan şey dini düşünceleri destekleyen iddiaların, tarih gibi aynı derecede yoruma ve düşünceye dayanan bir şeye ait sağlam iddiaların yanında ne kadar zayıf ve aptalca olduğuydu. Aslında bu iddialar utanç verici derecede çocukçaydı. Bunlar tüm diğer entelektüel alanlarda normal olan açıktan bir sınamaya tabi olmuyordu. Neden olmuyordu? Çünkü bunun karşısında ayakta kalamazlar. Böylelikle agnostik oldum. Ve düşündüm, düşündüm, düşündüm. Ama devam edecek donanıma sahip değildim, bu yüzden bir çözüme varamadım. Tanrı düşüncesi konusunda son derece süpheliydim, ama hayat, evren ve her şeye dair iyi çalışan bir açıklama modeli olarak yerine koyacak hiçbir şey hakkında yeterli bilgim yoktu. Ama devam ettim, okumayı ve düşünmeyi sürdürdüm. 30’larımda evrimsel biyolojiyle ilgilenmeye başladım, özellikle Richard Dawkins’in Gen Bencildir ve daha sonra Kör Saatçi kitaplarıyla ve sonra birden (sanırım Gen Bencildir’i ikinci okuyuşumda) her şey yerli yerine oturdu. Sarsıcı basitlikte bir kavramdı ama doğal olarak yaşamın tüm sonsuz ve gizemli karmaşıklığına yol açmıştı. Bunu bende uyandırdığı hayranlığın yanında insanların dini deneyimler için söylediği hayranlık gülünç kalır. Anlayıştan gelen hayranlığı, her zaman cehaletten gelen hayranlığa tercih ederim.

AMERICAN ATHEIST: Hayranlarınızla bir konuşmanızda ateistliğinize gönderme yaptınız (“… bu gerçekten tanrıya inandığım nadir zamanlardan biriydi”). Ateistliğiniz hayranlarınız, arkadaşlarınız ve meslektaşlarınız arasında bilinen bir şey midir? Arkadaş ve mesleki çevrenizdeki insanların çoğu da ateist mi?

DNA: Bu benim için biraz anlaşılması güç bir soru, ve sanırım işin içinde kültürel farklılıklar var. İngiltere’de ateist olmak öyle büyük bir mesele değil. Yalnızca bir konu hakkındaki düşüncelerini, tarafsız bir yüzeyselliğin daha uygun görüldüğü konularda, güçlü bir şekilde ifade eden insanlar hakkında hafif bir rahatsızlık var – bu yüzden ateizmdense agnostisizm tercih ediliyor. Ve agnostisizmden ateisme geçiş bence pek çok insanın girişmeye hazır olmadığı bir entellektüel uğraş gerektiriyor. Fakat bu çok büyük bir mesele değil. Tanıdığım insanların bir kısmı bilim adamı ve onlar arasında ateizm normal olan. Sanırım bunu dışında tanıdığım çoğu insan agnostik ve bir kısmı ateist. Eğer arkadaş, aile ve iş çevremde tanrı’ya inananları arayacak olursam muhtemelen daha yaşlı ve (dürüst olmak gerekirse) daha az eğitimli olanlara bakmam gerekir. Bir ya da iki istisna var. (nerdeyse “saygı değer istisna” diyecektim ama gerçekten böyle düşünmüyorum.)

AMERICAN ATHEISTS: Arkadaş, aile ve iş çevreniz sizi ne sıklıkla ateizmden “kurtarmaya” çalışıyor?

DNA: Kesinlikle hiçbir zaman. İngiltere’de böyle bir köktencilik yok. Belki bu tam olarak doğru olmayabilir. Fakat (burda korkunç derecede kibirli olacağım) sanırım böyle insanlarla karşılaşmamaya çalışıyorum, tıpkı gündüz vakti yayımlanan pembe dizileri izleyenlerle ya da National Enquirer okuyanlarla karşılaşmamaya çalıştığım gibi. Ve genellikle nasıl cevap verirsin? Zahmet bile etmem.

AMERICAN ATHEISTS: Profesyonal yaşamınızda ateist olmanız nedeniyle hiçbir engelle karşılaştınız mı (ateistlere karşı geri kafalılık gibi), ve bunla nasıl başa çıktınız? Bu ne kadar sık olur?

DNA: En ufak bir şeyle karşılaşmadım. Bu alakasız bir düşünce.

AMERICAN ATHEISTS: Kitaplarınızda tanrı ve dine pek çok eğlenceli gönderme var (“… adamın birinin ağaca çivilenmesinden 2000 yıl sonra”). Ateistliğiniz edebiyatınızı nasıl etkiledi? Hangi karakter ve durumlarda kendi dini düşünceleriniz daha doğru yansıtıldı?

DNA: Din beni büyülüyor. (Bu ona inanmaktan tamamen farklı!) insan ilişkilerinde hesaplanamayacak derecede büyük br etkisi oldu. Nedir bu? Neyi temsil eder? Niye bunu icad ettik? Nasıl devam ediyor? Nereye varacak? Bunları eşeleyip uğraşmayı severim. Yıllar boyunca bunun hakında o kadar çok düşündüm ki bu büyülenmişlik yazılarıma döküldü.

AMERICAN ATHEISTS: Ateist hayranlarınıza ne mesaj göndermek istersiniz?

DNA: Selam! Naber?

ingiliz sterlin’inde darwin resmi

Harun Yahya’nın Avrupa’da evrim şöyle çöktü, böyle çöktü, bir yaratılış atlası gönderdik evrime inanan kalmadı zırvalarına şaşırtıcı sayıda insan inanmış. “Gelişmiş ülkelerde kimse evrime inanmıyormuş” diye etrafta gezen çok fazla kişi var. Hadi Avrupa’da evrimi kabul edenlerin oranının çok yüksek olduğunu gösteren istatistikleri materyalistler yapıyor dedin, Britanya’da 10 poundun üstündeki Darwin resmine ne diyeceksin. Harun Yahya’dan “Kraliçe Elizabet materyalistmiş” şeklinde bir açıklama yapmasını bekliyorum.

Arka yüzünde Darwin’in portresi, evrim teorisinin temellerini atmasını sağlayan Güney Amerika yolculuğuna çıktığı Beagle gemisinin ve gagalarını inceleyerek evrime dair veriler elde ettiği ispinoz kuşlarının tasviri olan 10 pound 2001′den beri kullanılıyor. Bir de bu sene Darwin’in 200. doğum günü ve Türlerin Kökeni’nin yayımlanışının 150. yıl dönümü şerefine üzerinde Darwin ve bir maymun olan 2 poundluk özel anma paraları çıkarıldı.

Aşağıya New Scientist’te yayımlanan 2006 yılında toplumda evrimi kabul etme oranlarına dair istatistikleri gösteren bir grafik koyuyorum. Harun Yahya’nın  “o anketlere hep komünistler katılıyor” şeklindeki komik iddiasına da bu çalışmanın kim tarafından nasıl yapıldığı ve sonuçların nasıl  yorumlandığını anlatarak başka bir yazıda cevap vermeyi düşünüyorum.

evrim

Lilith: Yeryüzünün ilk feministi

Tek tanrılı dinlerin en büyük efsanelerinden biri olan “Adem ile Havva” hikayesinde üçüncü bir karakter olduğunu çok az insan bilir herhalde. Çünkü, biraz aykırı bir karakter olduğundan olsa gerek, dini kaynakların çoğunda Lilith’den pek söz edilmez. Hele islamiyette Lilith’e hiç yer yoktur, ama bizim agresif-feminist blogumuzda elbette var!

Eski bir yahudi efsanesine göre tanrı insanı önce çift olarak yaratır. Erkek hepimizin bildiği üzere Adem; kadın ise pek bilinmese de Lilith’tir. (Bu arada Adem’in tek olarak yaratıldığına inanmak çok saçma, insanın mitoz bölünmeyle çoğalmadığını Adem düz duvara tırmanmaya başlayınca mı fark etti tanrı?) Adem ve Lilith beraber cennette yaşamaya başlasalar da işler pek de tanrının planladığı gibi gitmez. Zira Lilith, Adem’in her konuda söz sahibi olmak istemesinden hoşlanmamakta, cinsel ilişki sırasında devamlı altta olmaktan şikayet etmektedir. Oysa Adem’e göre kendisi bağışlayan bereketli gökyüzünü, Lilith ise ürün veren toprağı simgelemektedir. (Günümüzün kadın erkek ilişkileri de pek farklı değil: erkek çalışıp eve para getirir; kadın da çocuk doğurup onlara bakar.) Lilith ise ikisi de topraktan yaratıldığı için eşit olduklarını savunur. Çift, aralarında uzlaşmayı başaramayınca Lilith isyan bayrağını çeker ve tanrının söylenmemesi gereken adını söyleyerek cenneti terk eder.

Lilith cinlerle, şeytanla takılıp günde yüz çocuk doğururken Adem cennette tabiri caizse sap gibi kalır. Her gün tanrıya Lilith’i geri getirmesi için dua eder. Bunun üzerine tanrı üç tane meleği Lilith’e göndererek geri dönmesini ister. Şayet dönmezse her gün yüz çocuğu öldürülecektir. Cennete ve Adem’e dönmeyi kesinlikle reddeden Lilith çocuklarının öldürülmesinden duyduğu acıyla Adem’in soyundan gelecek her çocuğun canını almaya and içer.

Lilith’in asla dönmeyeceğini anlayan tanrı Adem uyurken onun kaburga kemiğinden Havva’yı yaratır. Erkeğin bir parçasından yaratıldığı için Havva, Adem’e karşı gelemeyecektir. Gerçekten de Adem uyandığında yanında Lilith’e çok benzeyen Havva’yı bulunca Lilith’in aklını başına toplayıp geri döndüğünü düşünür.

Bu arada Lilith, yeminini yerine getirir. Hamile ve yeni doğum yapmış kadınlara bela olur, çocuklarını öldürür. Sadece geri dönme çağrısını yapan üç meleğin isminin ya da şeklinin olduğu bebeklerden uzak durur. Günümüzde bile loğusaların ve yeni doğanların baş ucunda muska bulundurulmasının nedeni budur. Erkeklerin rüyalarına girerek onları baştan çıkarır, aynaya çok bakan kadınları kendi safına çeker.

İnanışa göre dünyada kötülüklerin bu kadar artmasının nedeni de Lilith’dir. Kadını kötülüklerin kaynağı olarak gören bakış açısının kaynağı bu efsaneye dayanıyor. Bugünün pek çok batıl inancının altında da bu var. Oysa Lilith erkek egemenliğini en başından reddederek özgür ve güçlü kadın figürünü temsil etmekte. Bugün Lilith’in hikayesi dini kesimler tarafından göz ardı edilmeye devam etse de feministler tarafından kadın hareketinin en önemli simgelerinden biri haline getirildi bile.

google’dan harun yahya’ya net cevap

Harun Yahya tabii ki de Google’ın umrunda değil ama Google’ın son logosundan sonra Harun Yahya www.googleanetcevap.com isimli bir site açmaya kalkabilir.

İnsanın soyağacında önemli bir kayıp halka olarak görülen Ida isimli fosil 19 Mayıs’tan itibaren Natural History Museum’da sergilenmeye başladı. Fosil 1983′te Almanya’da bulunmuş ve öneminden habersiz olan bir koleksiyoncunun duvarında yıllarca asılı kalmış. Sonunda bilimcilerin varlığından haberdar olmasıyla birlikte 2006 yılından beri Norveç’te Oslo Üniversitesinde inceleniyormuş.

Google fosilin gün ışığına çıkması ve önemi şerefine logosunu “missing link” (kayıp halka) isimli özel bir logo ile değiştirdi. Acaba Harun Yahya ve müridleri apar topar Google karşıtı bir site açma girişimlerine başladı mı? Google’ın materyalist bir kuruluş olduğunu ve sahte fosil uyduran pis materyalist bilim adamlarıyla ortak bir komplonun içinde olduğunu mu söyleyecekler? Açıkçası hayal gücüm Harun Yahya’nınki kadar gelişmiş olmadığı için pek tahmin edemiyorum. Asıl merak ettiğim şey bu haberi alan evrim karşıtlarının Google arama motorunu kullanmaya devam edip etmeyecekleri. Bugünlerde her şeyden habersiz olarak google.com.tr’ye giren saf yaratılışçıları kötü bir sürpriz bekliyor.

biranın dinden daha iyi olması

Aslında eski bir geyiktir…bira

Biranın dinden daha iyi olmasının başlıca 10 nedeni:

10- Kimse sizi bira içmediğiniz için öldürmez.

9- Bira size nasıl sex yapmanız gerektiğini söylemez.

8- Bira asla büyük bir savaşa yol açmadı.

7- İnsanlar kendi kararlarını veremeyecek olan çocuklara bira dayatmazlar.

6- Biranız olduğunda kapı kapı dolaşıp onu insanlara vermeye çalışmazsınız.

5- Kimse yanlış marka bira içiyor diye yakılmadı, asılmadı, işkence görmedi.

4- İkinci bir bira için 2000 küsur yıl beklemeniz gerekmez.

3- Bira markalarının size yalan söyleyemeyeceğine dair yasalar vardır.

2- Biran olduğunu kanıtlayabilirsin.

1- Eğer hayatını biraya adamaya kalkarsan sana durmanı söyleyecek gruplar var.

Fakat gönlünüzü ferah tutun, ‘delikanlı’ müslüman gençlik biraya karşı harekete geçmiş bile. Aşağıdaki metin Delikanlı Forum.Net‘ten olduğu gibi alıntı:

Rahman Rahim Allahin adi ile…
Alemlerin Rabbı Allaha hamd olsun.
Afiyette ve belada, darlıkta ve genişlikte.
Salat ve selam, Seyyidül-mürselin Resulullah Efendimize ve tüm aline
Sübhan Allahtan temenni: Selametiniz, afiyetiniz, sebat ve istikametinizdir.

BiRA, ALKOLLÜ BiR iÇKiDiR

Bira, alkollü bir içkidir. Alkolün insan vücudunda muhtelif organlarda yaptığı zarar ve tahribatı, bira da aynen icra eder. Alkolizme en geniş yayılma zemini hazırlayan bira, sarhoşluk yapan bir içkidir.

istatistiklere göre, alkoliklerin % 80i alkol alışkanlığına 15 yaşından küçük iken, evlerinde veya müsafirlikte bira ile başlamışlardır.

Bira, gıda maddesi değildir. insan vücudu biraya yabancı ve zehirli madde muamelesi yapar. Muhtelif uzuvlar birayı vücuttan atmak için hızlı bir çalışma temposu içine girerler. Bu aşırı faaliyet ise hastalıklara sebep olur.

Asırlardır sofralarımızda barınamayan alkollü içki, *alkolsüz içki* yutturmacası ile ve bira adı altında, ayran, hoşaf, su gibi içeceklerin yerine ikame edilmek istenmektedir. Dünyanın hiçbir yerinde birayı, meyve suyu ve gazozlu meşrubatla bir tutan yoktur.

Dünya Sağlık Teşkilatının raporuna göre, bira üretimi bütün dünyada katlanarak artmaktadır. Bu artış gelişmemiş ülkelerde daha süratli olmakta, bira en ücra köylere kadar ulaşmaktadır.

Alkole bağlı hastalıklar, bütün ülkelerin istatistiklerinde, 25-64 yaş ölüm sebeplerinde ilk 5 arasında yer almaktadır.

içki, ruhi bozukluklara yol açmakta, çeşitli kanser risklerini (ağız ve gırtlak gibi) artırmaktadır. Alkolün ictimai ve ekonomik zararları korkunçtur. Bunlar arasında ailevi geçimsizlik, eş ve çocuklara kötü muamele ve hatta fakirlik, alkole bağlı olarak işlenen suçlar, trafik kazaları, işe devamsızlık başta gelmektedir.

Vampir sevmek ateisti bozmaz

‘Buffy the vampire slayer’, ve ‘Angel’ gibi başarılı dizilerin yaratıcısı ve ‘Toy Story’ animasyon filminin senaristi müthiş deha Joss Whedon ünlü ateistler listemizde de yazdığı gibi ateisttir. Bunu ilk öğrendiğimde bir vampir hastası

drusilla ve spike

drusilla ve spike

olarak çok sevinmiştim çünkü Joss Whedon tüm vampir edebiyatında en sevdiğim karakterler olan Spike ve Drusilla’nın da yaratıcısıdır. Bu sevincin ardından ilk düşüncem Joss Whedon’ın ateist olmasının mümkün olmadığı olmuştu çünkü Buffy ve Angel dizilerinin vampir, cadı, iblis, büyü gibi doğaüstü kavramlarla dolu senaryolarını bir ateist yazmış olamazdı. Ama şimdi ‘Buffy’yi tekrar izlerken (daha doğrusu Spike’ın olduğu kısımları izlerken ^_^’ ) böyle bir senaryoyu yalnızca bir ateistin yazabileceğine karar verdim.

Dizide vampirler, iblisler cirit atıyor ama semavi dinlerin tanrısı ortada yok. 5. sezonda başka bir boyuttan gelmiş şeytani bir tanrıça ortaya çıkıyor ve haçlı ordusu tarzında bir ordu Hristiyanlığın Tanrısından aldıklarına inandıkları bir emirle bu misafir tanrıya karşı mücadele ediyorlar. Açık açık söylenmese de bu şekilde semavi dinlerin tanrısı faklı boyutlarda çokça bulunan ve yalnızca kendi boyutunda borusu öten tanrılardan birine indirgeniyor. Dahası aynı sezonda haçlıların generalin Buffy’ye misafir tanrı Glory’nin evreni birbirine katmasını önlemek için Buffy’nin 15 yaşındaki kız kardeşi Dawn’ın öldürülmesi gerektiğini, bunu Tanrı’nın isteği olduğunu söylemesi üzerine Buffy elinde olmayan bir şey için çocuğun öldürülmesini isteyen bir varlığın ne biçim bir tanrı olduğunu soruyor. Tanıdık geldi mi? Kutsal kitapların Tanrısının kaprisli davranışlarını eleştirirken kullandığımız cümlelere benziyor. İzlerken “İşte bu repliği yazan bir ateist olmalı!” diye düşündüm.

aziz francis meditasyon yaparken (national gallery)

aziz francis meditasyonda

Senarist Joss Whedon da kendisi şöyle anlatıyor: “Ben katı, öfkeli bir ateistim. Yine de kendini (tanrıya) adama kavramı beni büyülüyor.” Sanırım bu konuda kendisiyle aynı hisleri paylaşıyorum. Geçenlerde bir müze gezdim (National Gallery). Önlerinde en çok durakladıklarım Orta Çağ dini resimleri ve özellikle trans halinde ibadet eden azizlerdi. Ressamların kendini Tanrı’ya adamış insanları düşünerek yaptığı bu resimlerde ben nevrotik insanlar görüyordum ama yine de büyüleyiciydi – zaten Freud’a göre ikisi aynı şey.

Ayrıca Joss Whedon’ın kendini “feminist” olarak tanımlaması atlanmaması gereken bir ayrıntı. Bu neden bir genç kızın üstelik aptal sarışın geyiğine sıkça maruz kalabilecek tipte bir kızın sürekli dünyayı kurtardığını açıklıyor (Ben yine de keşke daha sert bir tip seçselermiş diyorum). Joss Whedon’ın yapıtlarında kilit karakterlerin kadın olma şansı diğer sinema/tv senaryolarından çok daha fazla. Bunu feminist olduğunu öğrenmeden önce fark etmemiştim, bana dizideki kadın erkek dağılımı çok normal görünmüştü. Ama şimdi düşünüyorum da dizideki iki çok önemli vampir olan Angel ve Spike’ı zamanında vampir yapmış olanlar dişi vampirler (Darla ve Drusilla). Buffy’nin en yakın iki arkadaşından erkek olan (Xander) etkisiz elemanken bayan olan (Willow) bilim ve bilgisayardan iyi anlayan çok güçlü bir cadı. Buffy’nin ailesinde hiçbir baba figürü yok ve annesiyle yaşıyor. Yukarıda sözü geçen iblisler boyutundan gelen tanrı erkek değil kadın olarak seçilmiş. Joss Whedon “Neden hep böyle güçlü kadın karakterler yaratıyorsunuz?” sorusunu “Çünkü bana bu soruyu sorup duruyorsunuz.” diye yanıtlamış. Ben (feminist olarak) kadın karakterlerde bir anormallik görmediğime göre adam haklı, bu kadınların haddiden fazla baskın olduğunu yalnızca toplumsal cinsiyet rollerinin etkisinde kalmış bir insan düşünebilir.

Vampirleri sevdiğim için senaristi övdüğümü düşünebilirsiniz. Peki buna ne demeli, bir grup akademisyen “Vampir

josh whedon

joss whedon

Avcısı Buffy ve Felsefe” isimli bir kitap yazmış. Kitaptan bazı bölüm başlıkları: Feminism and the Ethics of Violence: Why Buffy Kicks Ass, Between Heaven and Hells: Multidimensional Cosmology in Kant and Buffy the Vampire Slayer, Buffy in the Buff: A Slayer’s Solution to Aristotle’s Love Paradox.

Kendisini aynı zamanda bir hümanist olarak tanımlayan Joss Whedon’a geçenlerde Kültürel hümanizmde yaşam boyu başarı ödülü verildi. Ödül töreni konuşmasında din savaşlarını çözmek için kutsal toprakları Jamaika’ya taşımayı önermesi ve sonra “yav bugün birini bombalayacaktım ama tamamen aklımdan çıkmış” diye kafası iyi Jamaikalı taklidi yapması şurdan izlenebilir. Konuşmasını şu şekilde bitirmiş:

Hümanizmin düşmanı inanç değildir. Hümanizmin düşmanı nefrettir, korkudur, cehalettir, insanların karanlık yüzüdür, her hümanistin, dünyada yaşayan herkesin içinde bulunur. Savaşmamız gereken de budur. İnanç sahip çıkmamız gereken bir şeydir. Tanrı’ya olan inanç lehinde kesinlikle hiçbir kanıt olmayan bir şeye inanmaktır. İnsanlığa olan inanç ise aleyhinde tonlarca kanıt olan bir şeye inanmaktır. Asıl inançlı olanlar bizleriz.

Evrenin Bir Amacı Var Mı?

Astrofizikçi Neil deGrasse Tyson bu soruya aşağıdaki şekilde yanıt vermiş:

—————–

Emin Değilim

Bu soruya daha kesin bir yanıt veren her kimse ampirik kökenleri olmayan bir bilgiye sahip olduğunu iddia ediyordur. Bu çoğu din ve bazı felsefe dallarında yaygın olan, belirgin şekilde dayanaksız düşünce şekli evrenin hareketlerini ve bizim evrendeki yerimizi anlama ve öngörme üzerine geçmiş çabalarında feci şekilde başarısız oldu.

Evrenin bir amacı olduğunu iddia etmek evrene dair bir niyet olduğunu ima eder. Niyet arzulanan bir sonuç olduğu manasına gelir. Ama bu arzulamayı kim yapacak? Ve arzulanan sonuç ne olabilir? Karbon-temelli yaşamıntriassic-dinosaurs-22937967-jupiter-xl kaçınılmaz olduğu mu? Duyguları olan primatların yaşamın nörolojik tepe noktası olduğu mu? Bu sorulara insan düşüncelerinden gelen bir taraflılık göstermeden cevap vermek mümkün mü? Tabii ki insanlar kozmik tarihin %99.9999’unda ortada yoktu ki bu soruyu sorabilsin. Yani eğer evrenin amacı insanları yaratmak idiyse kainat bu konuda utanç verici bir şekilde tasarrufsuz davranmış.

Eğer evrenin daha ileri bi amacı yaşam için verimli bir beşik yaratmak idiyse, kozmik çevremiz bunu göstermek için tuhaf bir yol seçmiş. Yerküre’de yaşam, 3.5 milyar yıldan uzun varlığı boyunca, doğal zorbalık, ölüm ve yıkım kaynaklarının devamlı saldırısına uğradı. Volkanlar, iklim değişiklikleri, depremler, tsunamiler, fırtınalar, salgın hastalılar, ve özellikle katil astroidler gelmiş geçmiş tüm türlerin %99.9’unu yok etti.

atheism_motivation1

Peki ya insan yaşamı? Bir dine mensupsanız, yaşamın amacının Tanrı’ya hizmet etmek olduğunu söyleyebilirsiniz. Fakat kalın bağırsağımızın tek bir santimetresinde yaşayan ve çalışan (bugüne dek doğmuş toplam insan sayısına erişen) 100 milyar bakteriden biriyseniz tamamen farklı bir yanıt verirdiniz. İnsan yaşamının amacının size dışkısal maddeden oluşan karanlık, ama enfes, oksijensiz bir yaşama alanı sunmak olduğunu söylerdiniz.

Yani insanın kendini beğenmişliği olmayınca ve içimizde yarattığı saplantılı yargıları bir kenara koyduktan sonra, evren daha da çok tesadüfi görünüyor. Bizim çıkarlarımıza uyacak şekilde amaçlanan olayların sayısı bizi öldürebilecekler kadar çeşitliyken, bir niyet olduğunu iddia etmek, eğer imkansız değilse, çok zor. Yani evrenin bir amacı olup olmadığını kesin olarak bildiğimi iddia edemesem de, olmadığına dair savlar daha güçlü ve evreni olmasını dilediği gibi değil de olduğu gibi gören herkesin gözünün önünde.

————–

Neil deGrasse Tyson kimdir?

ABD’li astrofizikçi. 1996 yılından beri Amerikan Doğa Tarihi Müzesi‘ne ait olan Hayden Planetaryumunun da yöneticisidir.neil-degrasse-tyson-335a070907
New York’da doğmuştur. İlk eğitimi yıllarında güreş ile ilgilenmiş ve okulun fizik dergisi yöneticiliğini yapmıştır. Genç yaşlarda astronomi ile ilgilenmeye başlamıştır. Astronom Carl Sagan tarafından Cornell Üniversitesine alınmaya çalışılsa da Harvard‘ı tercih etmiştir. Burada fizik bölümünden mezun olmuş ve lisans üstü eğitim amacı ile Texas Üniversitesi ‘ne geçmiştir. Burada da güreş ve dans ile ilgilenmiş ve 1985 yılında üniversite takımı ile beraber latin salon dansları dalında ulusal yarışmada altın madalya almıştır. 1988 yılında Columbia Üniversitesine geçerek astrofizik dalında çalışmıştır.
Astronomi alanında pek çok popüler kitap yazmıştır. 2001 yılında Başkan George W. Bush tarafından uzay ile ilgili komisyonlarda görevlendirilmiştir. 2004 yılında NASA tarafından halka olan eğitim ve katkılarından dolayı madalya ile ödüllendirilmiştir.
Halen Planetary Society kurumunun başkanlığını yürütmektedir. Sekiz adet onursal doktorası bulunmaktadır. Bir asteroide (13123 Tyson) onun adı verilmiştir. 2007 yılında Time dergisince “dünyayı etkileyen 100 kişi” den biri olarak gösterilmiştir.
Kaynak: Vikipedi

Neden üniversitede okuyorum?

Bu aralar çok düşündüğüm bir konu ile açmak istiyorum blog yazarlığımı (aylar sonra ancak!), umarım çok sıkıcı olmaz. Hayatlarımızı yaşama şekillerimiz ve bunu yaratan tüm yargılar, tüm temsiller hakkında konuşmak istiyorum. Ve söz, bir şekilde konuyu ateizme de getireceğim.

Eğer dış etkileri hiç dikkate katmasaydım hayatta en çok ne yapmak isterdim diye düşünüyorum uzun zamandır ve kendi seçtiğim mesleğimi de çok sevmeme rağmen aklıma yine de ilk olarak dünyayı gezmek geliyor, hmm bir de aşçılık sanırım! (değişik yemekler denemek ve başkalarının takdiri)

Kendi çok iyi bildiğim çevrenin dışında çok daha değişik yerlerin de olduğunu bilmek beni hep çok heyecanlandırmıştır. Farklı kültürler, insanlar, yaşadıkları yerler, yemekler… Dolayısıyla sırt çantasıyla tüm dünyayı dolaşan, bu cesareti gösteren insanlardan olmak istiyorum.

Bu arada sanırım çoğu kişi efsane “Where the Hell is Matt?” vidyosunu izlemiştir.

Aağh, hele bir de adamın hikayesini okuyunca kıskançlıktan çatladıım, vidyo yeteri kadar tüylerimi diken diken etmişti zaten. Adam (Matt ^^) bir de sponsorluk kazanıyor gezerken! İşte bu dünyada hem saygın (paralı, güvenli) olmanın hem de istediğini yapmanın yolu! (sitesine girmenizi adamın nasıl bunu yaptığını okumanızı ve ikinci vidyosunu izlemenizi de tavsiye ederim)

Beni düşündüren şeyse şu: beni bu kadar heyecanlandıran ve çok istediğim şekilde, sırtımda çantamla ülkeden ülkeye dolaşarak yaşamıyorum? Sorun param olmaması değil bence, çünkü bunu yine de yapabilen insanlar var. Neden şu anda yaşadığım şekilde yaşıyorum? Neden üniversite, eğitim, iyi bir iş bu kadar önemli? Aslında benim istediğim meslekte o kadar da önemli bile olmamasına rağmen neden üniversitede okuyorum?

Evet, parayı, geleceğin garantisini falan biliyoruz. (ne de olsa ekşi sözlükte de şimdi hatırlamadığım bir başlıkta da yazdığı gibi para dünyada “god mode”u açıyor!!) Ama neden çok para kazanmamak, eğitim falan bu kadar önemli? Halkların, grupların eğitimini falan bırakalım, bireysel olarak bir insan fonksiyonları, türevi falan bilmiyorsa, mutluysa ve mesela tarlasında yaşamayı seviyorsa bu kadarı bizim için neden yetmiyor? Neden kafamızda bir ceo her zaman bir çiftçiyi döver?

Tüm dünyadaki yargılar o kadar önemli ki! Dünyaya dair hiç bir algımız saf değil, kendi özel yaşamılarımız anılarımız bile tüm bu yargılara bağlı. Aşkı da, yaşama şeklimizi de, bağlı olmamız gereken(!) dini de çevrenin yargılarıyla oluşturuyoruz. Mesela tüm dünya hatta doğu bile (neye göre doğu? kime göre doğu?) diyor ki doğu kötüdür, batı iyidir. Neden endüstrinin olması, takım elbise giymek, dev şehirlerinin olması; tarımla uğraşmaktan, geleneksel kıyafetler giymekten, köylerinin olmasından daha iyi?

portobellocadısı

portobellocadısı

Neyse fazla uzatmadan, işte böyle bir klasik sorgulamadayım normları. Hele bir de yaklaşık iki ay önce okuduğum (ve çok beğendiğim, tavsiye ederim) Paolo Coelho’nun “Portobello Cadısı”nda da şu paragrafı okuduğumda, işte budur düşüncemin özeti dedim.

“üniversiteye gitmişler, çünkü üniversitelerin çok önemli sayıldığı bir zamanda birisi onlara bu dünyada yükselebilmek için diploma sahibi olmak gerektiğini söylemiş ve bu yüzde de dünya bazı olağanüstü bahçıvanlar, fırıncılar, antikacılar, heykeltıraşlardan ve yazarlardan yoksun kalmış.”

Masaüstümde devamlı duruyor artık bu yazı.

Şimdi de gelelim ateizme bağlamaya! :D Ki konu, blog (daha ilk yazımla) çok dağılmasın! Biz aslında zaten biliyoruz ki genel kanılar, temsiller doğru (değiller?) olmayabiliyorlar. Yalvaracak, ağlayacak , bizi kurtarmasını umacağımız bir tanrı olmadığını bilerek, ölümden sonra bir şey olmadığını bilerek yaşayabiliyoruz, öyle toplum kaçkını, tüm kurallara karşı gelen insanlar da değiliz ve iyiliği veya kötülüğü bir insana, bir kitaba bağlamadan (diğer genel görüşlerin aksine) da sadece kendi sağduyumuzla bir hırsızlığın, bir katilliğin kötü olduğunu bilebilen insanlarız.

Sonuç olarak yazımı yine Portobello Cadısı‘ndaki aynı sayfadan başka bir alıntıyla bitirmek istiyorum.

“ormanda iki yol belirdi önümde, ve ben

daha az yürünmüş olanı seçtim,

bütün fark buradaydı işte.”

Bedenim kimin?

Galiba benim değil. Ne giydiğime gerçekten ben mi karar veriyorum? Hiç mi düşünmedim dışarı çıkarken acaba bu etek çok mu kısa diye? “Hava da soğukmuş iyisi mi ben gene kotumu giyeyim.” bahanesiyle kaç kez aynayla dolap arasında mekik dokudum? Bugün başörtüsü yüzünden kaç arkadaşım üniversite kapısında tuhaf bakışlara maruz kaldı? Tanıdığım, tanımadığım kaç kadın saat geç olduğu için yürüme mesafesindeki evine dönerken taksi tutmak zorunda kalacak? Hem de camdan içerisini görmeye çalışıp taksicinin güvenilir olup olmadığını tespit etmeye çalışarak… Töre cinayetleri, tecavüz indirimleri, koca dayakları…

Ama şimdi bunlar değil anlatmak istediğim. Bunları da anlatırım daha sonra. Bugün kendi bedenine sahip olan bir kadını anlatmam gerek. Beth Ditto’yu bilen var mı? Ben bilmiyordum. Tesadüfen karşıma çıkan bir sitede, tesadüfen gördüm kendisini. Görülmeyecek gibi de değildi. Love dergisinin kapağına çıplak poz vermiş. Ama benim gördüğüm çıplak bir kadın değildi sadece. Çıplak kadınları her yerde görmüyor muyuz zaten? Ben o derginin kapağında ben burdayım diye bağıran bir özgüven gördüm. Beth Ditto, kırmızı saçlarıyla, koyu makyajıyla, kolundaki dövmesiyle ve basen bölgesindeki yağlarla kusursuz görünüyordu!

Ne yalan söyleyeyim kıskançlığımdan çatladım! Ben göbeğimi saklasın diye büyük beden giysiler alırken delinin teki o haliyle soyunup dergilere poz veriyordu. Hem de ilk vukuatı değil bu. Daha önce de nme dergisinin kapağı için benzer bir poz vermiş. Tabii bunu da görünce merak ettim, kimdir nedir bu kadın diye. The Gossip isimli bir punk grubunun vokalistiymiş meğerse. Eşcinsel aktivistmiş. The Guardian2’da da bir tavsiye köşesi varmış.

Bunlar ilginç detaylar ama konumuz dışında. Ben neden hala çikolata yerken iki kez düşünüyorum?! Spora başlamamı sağlayan şey gerçekten daha sağlıklı olma arzusu mu yoksa, “50 kilonun altına insem ne de güzel olur.” derdi mi? Aynaya baktığımda beni rahatsız eden benim ne gördüğüm mü, yoksa başkalarının bende ne gördüğü mü? Ben hala bedenim bana mı ait sanıyorum? Beth Ditto kendi bedenine sonuna kadar sahip belli. Ama geri kalanımızın öyle olduğu pek söylenemez. Biliyorum, televizyonda, gazetede, sağda solda sanki herkes öyleymişcesine örnek gösterilen sıfır bedenler arasında bunları aşmak zor. Ama denersek olur belki. Kim benimle çikolata almaya gelir?

Tebrikler! Sen Bir Ateistsin!

Size yeni keşfettiğim ve çok beğendiğim bir siteyi tanıtacağım. Ateist mizahının başka bir güzel örneği -evet, bence böyle bir kavram var. Birkaç ay önce akılsız tasarımla ilgili çevirdiğim bir yazıyı kardeşime okutuyordum. Nedense yazıyı benim yazmış olduğumu sanmış. Çeviri olduğunu yazının başında belirttiğimi söyleyince “Ne bileyim, mizah aynı olunca…” dedi. (Smiley de koydu, msn’den konuşuyorduk.) Ben de “O mizah tüm ateistler de fix.” deyip smiley koydum. ehe :D

Neyse… iamanatheist.com adresine girince şöyle bir sayfayla karşılaşıyorsunuz:

congratulations1

“Tebrikler! Sen Bir Ateistsin!

“Bu internet sitesini ziyaret ederek tüm dünyaya ateist olduğunu duyurmuş oldun! Bu duyuru kalıcıdır ve iptal edilemez – otomatik sistemimiz çoktan Meclis Kütüphanesine ve annene tanrısızlığına dair bildiriler gönderdi. Bir daha ki görüşümüzde seni Papa’ya da söyleyeceğiz.

Unutma: ahlaklı bir ateist olarak Ateist Hak ve Yükümlülüklerine bağlısın.

Eğer bu sayfayı yanlışlıkla ziyaret ettiysen çok üzgünüz – olan oldu bir kere.”

Haha! devil_by_pixel_murderer1 Çok eğlenceli! Sitenin linki dindar arkadaşlara gönderilebilir. Bu siteye link vermek için üzerinde “Babaanneni ağlatmak için tıkla” ya da “Hayali arkadaşlarına elveda de” gibi sloganlar yazan bannerlar yapılmış.

Yukarıda sözü geçen Ateist Hak ve Yükümlülükleri de şöyle:

Ateist Hak ve Yükümlülükleri

Ahlaklı bir ateist olarak bir takım hak ve yükümlülüklerin var. Bunlar aşağıdaki gibidir (fakat bunlarla sınırlı değildir):

  1. Tanrıların olmasın.
  2. Sağa sola tapma.
  3. Nazik ol.
  4. Arasıra tatil yap.
  5. Millete iyi davran.
  6. İnsanları öldürme.
  7. Hayatındaki insana ihanet etme.
  8. Bir şeyler çalma.
  9. Bir şeyler hakkında yalan söyleme.
  10. Açgözlü olma.

Unutma, teistler seni, bunlara uymazsan yüce bir varlık seni yakar diye değil de, kendi özgür iradenle bu kurallara göre yaşadığın için yargılayabilir.

Ateist mizahının başka bir örneği için bkz: BÜTÜN BLOG! hahaha hayır yalnızca şuraya baksanız da olur. :D

Tübitak’ın açıklaması yalanmış!!!

Bilim ve Teknik dergisindeki Darwin sansürünün basında yeralması ve tepki çekmesi üzerine Tübitak’ın sitesinde yapılan açıklama kamuoyunda “Acaba Çiğdem Atakuman’ın olayda gerçekten hatası var mıydı?” şüphelerini yaratmış ve ilk tepkilerin haksız olduğu fikrinin doğmasına yol açmıştı. Fakat Çiğdem Atakuman’ın basın açıklaması olayın perde arkasının anlaşılmasını sağlamış ve Tübitak yönetiminin düpedüz yalan söylediğini göstermiştir.

Atakuman’ın açıklaması şöyle:
TÜBİTAK tarafından Bilim ve Teknik Dergisinde yaşanan sansür olayını açıklamak için yapılan kamuoyu duyurusundaki asılsız gerekçeler ve 12 Mart akşamı bir televizyon kanalında Prof. Ömer Cebeci tarafından “iş kazası” şeklinde yorumlanarak Dr. Çiğdem Atakuman’ı suçlayan beyanlar karşısında gerçekleri sunmak amacıyla bu basın açıklamasına gerek duyulmuştur.
TÜBİTAK basın açıklamasında ileri sürülen iddialar aşağıda maddeler halinde yanıtlanmaktadır:

1. Mart 2009 sayısının hazırlanmasında Bilim ve Teknik dergisinin olağan süreçlerinde herhangi bir aksaklık veya Sorumlu Yazı İşleri Müdürü ve Yayın Yönetmeni Dr. Çiğdem Atakuman’ın bu süreçlerde yetki aşımı söz konusu değildir. Dergi yayın hayatına başladığı tarihten beri uygulanan süreçler Mart 2009 sayısı için işletilmiştir. Bilim ve Toplum Daire Başkanlığı organizasyon şeması ve görev tanımlarına göre dergi yayın yönetmeni, Popüler Bilim Yayınları müdürüne bağlıdır. Çiğdem Atakuman, asaleten yürüttüğü Popüler Bilim Yayınları Müdürlüğü görevinin yanı sıra, Bilim ve Teknik Dergisi adına Basın Savcılığında kayıtlı Sorumlu Yazı İşleri Müdürlüğü, Genel Yayın Yönetmenliği ve tüm bu fonksiyonların bağlı olduğu Bilim ve Toplum Daire başkan Vekilliği görevini yürütmektedir. Bu organizasyon yapısında dergi yayın kurulunun, derginin içeriğiyle ilgili karar alma yetkisi bulunmamaktadır. Karar yetkisi olmayan yayın kurulları bir nevi bilimsel danışmanlık görevi görmekte ve içerik uygunluğu konusunda görüş bildirmektedir. Bu kapsamda, TÜBİTAK Bilim ve Teknik dergisinin yayın kurulunun, derginin içeriği ve kapak konusuna ilişkin herhangi bir karar yetkisi de yoktur.

2. Kaldı ki Prof. Ömer Cebeci yayın kurulu görevine atandığı zamandan bu yana yayın kurulu toplanamamıştır. Yayın kurulunun görevi her yılın son ayında tamamlanır ve yeni isimlerden oluşan bir kadro gelecek yılın ocak ayından itibaren göreve atanır. Yönetmeliğe göre yayın kurulunun üçü kurum içinden beşi de kurum dışından olmak üzere sekiz kişiden oluşması gerekir. Dr. Çiğdem Atakuman, Prof. Ömer Cebeci’ye (Bilim Toplum Daire Başkanlığı’nın bağlı olduğu başkan yardımcılığına getirildiği tarihten itibaren) yayın kurulunun yönetmeliğe uygun olarak oluşturulabilmesi için sürekli olarak girişimde bulunmuş ve birçok isim önermişken Prof. Ömer Cebeci bu isimleri uygun görmemiş, 2008 yılında kurulda görev almış iki kişinin haricinde kimsenin kurula atanmasına onay vermemiştir. Ömer Cebeci, Bilim ve Toplum Daire başkanlığının bağlı olduğu Başkan Yardımcılığı görevine getirildiği Aralık 2008 tarihinden itibaren, aynı dairenin başkan Vekili Dr. Çiğdem Atakuman defalarca kendisiyle iş süreçlerini ve organizasyon yapısını görüşmek için talepte bulunmasına rağmen, “ben seni çağırmadan gelme” ifadesiyle geri çevrilmiştir. Bunun üzerine Çiğdem Atakuman karar bekleyen konuları yazılı, sözlü ve e-mail aracılığıyla kendisine ileterek Ömer Cebeci’nin bu konuları tartışmak için kendisini çağırmasını beklemiştir. Olağan süreçlerde meydana gelen aksamalar, Prof. Ömer Cebeci’nin ilgili Başkan Yardımcılığı ve Yayın Kurulu üyeliği görevine Aralık 2008’de atandığı andan itibaren başlamıştır.

3. Küresel İklim Değişikliği ana temasının Bilim ve Teknik dergisinin Mart 2009 sayısı için kapak olarak kararlaştırılmış olduğuna ilişkin herhangi bir karar yoktur. Küresel İklim Değişikliği temasının Bilim ve Teknik dergisinde iki ana temadan biri olarak yer alacağı doğrudur; ancak kapak konusu olarak kararlaştırılmamıştır. Bu konuda da tıpkı dergide yayımlanacak diğer konular gibi editoryal ve görsel çalışmalar sürdürülmüştür. İddia edildiği gibi 27 Şubat 2009 tarihinde Dr. Çiğdem Atakuman tarafından TÜBİTAK Başkan Yardımcısı Prof. Ömer Cebeci’ye hiç bir surette bu konunun kapak olacağı bildirilmemiştir.

4. Bilim ve Teknik Dergisinin Mart sayısı, Darwin’in doğumunun 200. yılı ve Türlerin Kökeni kitabının yayımlanışının 150. yılı nedeniyle tüm dünyanın en önemli bilim kurumlarının ve en prestijli bilim dergilerinin yaptığı gibi, doğal olarak Darwin’e ayrılmıştır. Konu ile ilgili çalışmalar, söylendiği gibi bir “haftasonu operasyonu” sonucu değidir. Yazı çalışmaları, derginin Şubat sayısı basıma verildiği andan itibaren başlatılmıştır.

5. TÜBİTAK’ın basın açıklamasında konu edilen ‘Yayın Dünyası’ sayfalarının dergide yer alması, Darwin sansürünün ardından Dr. Çiğdem Atakuman’ın ısrarıyla gerçekleşebilmiştir. Dergiye 16 sayfanın eklenmesi , ileri sürüldüğü gibi rutin yayın süreçlerinin dışında değil, tümüyle matbaa ile yapılan teknik şartnameye uygun olarak ve insiyatif dahilinde teknik yönetmenin önerisiyle kararlaştırılmıştır. Bilindiği gibi Bilim ve Teknik dergisi Ocak 2009 tarihinden itibaren yeni formatı ve sayfa tasarımıyla yayın hayatını sürdürmektedir. Mart sayısına kadar geçen 2 ay boyunca okurlardan gelen “sayfa sayısının azlığı” ve diğer tepkiler üzerine önce Şubat sayısında tasarıma ilişkin yenilikler yapılmış, Mart sayısında da gelen yazıların fazlalığı nedeniyle derginin 112 sayfa olarak yayımlanmasına karar verilmiştir. Bu yenilikler Şubat sayısında Dr. Çiğdem Atakuman tarafından kaleme alınan iki sayfalık bir yazıyla okurlarla paylaşılmıştır.

6. Bilim ve Teknik Dergisi çalışanları yıllardır dergiyi yayına hazırlamak amacıyla ve büyük bir özveri ile ‘hafta sonu çalışmaları’ yapmaktadır. Dolayısıyla, hafta sonu çalışmaları, özellikle Mart 2009 sayısı için gizli bir operasyon olarak planlanmamıştır.

7. İddia edildiği gibi 2 Mart Pazartesi sabahı derginin son hali Prof. Ömer Cebeci’nin görüşüne sunulmamıştır. Tersine Prof. Ömer Cebeci kendi insiyatifi ile, Dr. Atakuman’ın görevli olarak şehir dışında bulunduğu bir sırada, derginin teknik yönetmenini aramış, derginin son halini görmek istemiştir. Derginin değiştirilme süreci Dr. Çiğdem Atakuman’ın yokluğunda bu şekilde başlamıştır. (…)

devamı için bakınız

Ben bu açıklamayı biraz geç duydum, mail gruplar, forum, blog ve sitelerde bol bol yayınlanıp Çiğdem Atakuman’a destek verilmesini ve Ömer Cebeci’nin entrikalarının herkesce duyulmasını umarım.

İS-Tİ-FA!! İS-Tİ-FA!!!!